İDİL TULUN *Üzerimizdeki Borcam Travması




Borcam sendromu diye bi’ şey var bence.
Borcamlar elimiz ayağımızdır. Olmaması travmatik bir vakadır. Borcamsız ev susuz yaza benzer. Borcamsız bir evin olması olası değildir. Görülmemiştir. Çünkü; evlenirsin borcam gelir, yeni eve taşınırsın borcam gelir, o evden başka bir eve taşınırsın yine borcam gelir. Kabul günü, altın günü, ev sosyalleşmesi; “eller boş olmaz fantezisi” ve tabii ki borcam gelir. Annesindir; anneler gününde borcam gelebilir, evli ve çocukluysan doğum gününde de borcam gelebilir.
Misafirliğe giderken tatlı matlı yapar borcamınla gidebilirsin. Misafirliğe gittiğin kişi sen farkında olmadığın bir ara borcamını yıkar, itinayla temizler, senin kalkmana yakın poşete koyar, tam sana borcamını geri verirken “Yok yok…” dersin, “…sende kalsın var aynısından zaten… Yok valla kalsın… Aaa, Allahaşkına kalsın”.
Seni ağırlayanda da vardır zaten aynısından. Borcamın orada kalsa bile o da sana gelirken ev usulu bir şey yaptığında borcamınla geri gelebilir. O borcam döner dolaşır sana geri gelir.
Bir de her çeşit en, boy, derinlikte borcamlara sahip olduktan sonra, yeni gelen aynı ebatlardaki hediye borcamların bazıları hiç açılmaz, kutusundan çıkarılmaz. Birine giderken hediye götürülür.
O hediye götürdüğün kişi de, borcamı alır büfesindeki kutusu açılmadan istiflenmiş borcamlarının arasına koyar ve vakti gelince oğlunun/kızının çeyizine itinayla yerleştirir.
Ya da birine hediye götürebilir.
Bence bu sirkülasyon, fotosentez olayı gibi sürüp gidebilir. Size gelen ve kutusu hiç açılmamış bir borcamı hediye ettiğiniz kişi; bir başkasına, o bir başkası da bir başkasına, son başkası da bir başka başkasına derken bir bakmışsın aynı borcam sana gelmiş…
Eğer işaret koymadıysan tanımazsın bile…
Tedavüldeki para gibidir borcamlar; bundan ona, ondan şuna, şundan buna gezer durur.
Yine de boy boy biriken borcamlar önemlidir.
İşlevseldir. Güzeldir. Efsanedir. Sevilesidir ve de iyi ki vardır.
Pasta, kek, börekten lazanyaya; beşamelli sebzelerden etli yemeklere kadar her türlü yiyeceğe yelken açtırır. İştah kabartır, farkına bile varmadan kilo yaptırır.
We love borcam…

İdil Tulun 1.6.2020

GÜNAY TULUN *Kaphamyut'ta Viral Bir Gece


Korona virüsü nedeniyle tüm dünya hastalık ve ölümlerle kırılıyor. Kaphamyut'ta da durum aynı, hatta daha da beter. Ülkeyi yöneten diktatör ile hanedanı muhalif kişi ve grupların yok olmasını planladığı, özgürlüğe inananların kendilerini alaşağı edebileceği ihtimali ve ülkenin tüm servetini zimmetlerine geçerek paylaştıkları için hiçbir tedbir almıyor, alamıyor. Ülkenin sınırları delik deşik, isteyen giriyor, isteyen çıkıp gidiyor. Hastalıkla mücadele edilmemesi için halkın, tıp ekiplerinin ve yardımseverlerin önüne akıl sır ermez büyüklükte zorluklar çıkartılıyor. Çok sayıda ölümlü olay var ama gizleniyor. "Var!" diyenler, olayları fotoğraflayanlar hemen itibarsızlaştırılarak hapse atılıyor. Diktatörün her saçmalığına topuk vurup "Başüstüne!" diyen diktatörden fazla diktatörcü dalkavuklar, bu ölümlerden sorumlu olmalarına aldırmıyorlar. Onlar için olmazsa olmaz tek şey, çıkarları... Onu da diktatörün yaşamasında ve onun tüm arzularını yerine getirmekte görüyorlar. Ülkedeki ahlaklı insanlar büyük baskının getirdiği korku nedeniye ancak gizlice beddua edebiliyor ve yine gizlice "Bunun öte dünyası da var!" diyebiliyorlar. 

Kaphamyut sarayında yapılan bir görüşmenin kayıtları bana kadar ulaştı. Durumun vahametine rağmen salgın yokmuş tavırları sergilendiğini anlamak için kaydın çözümü yetti. Belki kötü örnek olur da aynı muameleyle karşılaşmaktan kurtarır ülkemizi. Onları incelersek bu şansı yakalayabiliriz. Kayıtlardaki "Bubajım, efferim, gayta" gibi hitaplar, orijinal Kaphamyut tabirleriymiş. Bana ilginç geldiği için onları Türkçeye çevirtmeden yayınlatacağım ama bu sözcüklerin ne anlama geldiğini de yazmalıyım. Sırasıyla "kaynatam, kutlarım ve güveyi"... İlginç değil mi?

BİRİNCİ BÖLÜM 
Çağırın! diye haykırdı, "çabuk çağırın hepsini"...
Geldiler Efendim! Kapınızda bekliyorlar, dedi görevli...

Hışımla ayağa kalkmaya çalıştı, dizleri izin vermedi. Zorlukla ve yavaş yavaş ayağa kalkıp gelenlerin karşısına dikildi. Kükreyerek sordu:
Hanginiz lan, hanginiz yaptınız?
- !!!
- Hanginiz sokağa çıkma yasağını icat etti, hanginiz?
- Efendim basının karşısına ben çıktım ama öyle demek istemedim! dedi sağlıkçıların başı...
Ne demek istedin?
- Gereken neyse o yapılır demek istemiştim.
- Tasası sana mı düştü? Ben sana yap emri verdim mi?
- Efendim, tetikçilerin başı olan arkadaş demişti ki!..
- Başlatma şimdi! Tetikçilerin başıymış da mışmış! (Kalabalık fısıldaşır: Fış fış da fışfış.) Ulan sokağa çıkma yasağı koyarsak ihtilal olur be, ihtilal! Biz yasak koymayı düşünemedik mi? Koyalım da şer kuvvetler, bizi çekemeyenler darbe mi yapsın? Her şeyi ben mi akıl edeceğim? (Kalabalık yine fısıldaşır: Yap emri verdim mi demedi mi az evvel? Şşşşş aramızda casuslar var!)
- Efendim biz... Yani düşündük ki! diye araya girmeye çalıştı tetikçilerin başı...
Sus sus! Size düşünme iznini kim verdi? (Kalabalık fısıldayarak: Aha yine terso yaptı.) 
(Duyar ama ne dediklerini anlayamaz.) Defolun karşımdan! Hepiniz!.. 
(Kalabalık koro hâlinde ötüşür.) Başımızla beraber efendim, hemen çıkıyoruz. (Sekerek çıkarlar.)
- Bakınız bubajım! Bakın burası çok önemli, ben de çıkayım mı? der vekilharç...
Sen dur gaytam. Konuşacağız! Ah ah! Bunları da gençlik işlerinin başındaki Stuart gibi döverek kovmak gerek ya neyse... Hişt, görevli! Bize hemen iki çay kap da gel! Hadi oyalanma! 

İKİNCİ BÖLÜM 
- Gaytam bak, bu herifler sokağa çıkmamak falan diyorlar.
- Salak bubajım!
- Ulan sensin salak!
- Size demedim bubajım, olur mu öyle şey! O salaklara söyledim.
- Bir daha dikkat et! Sokak yasağına "he" dersek şu açgözlü halka para vermek şart!
- Aman bubajım, kasa tam takır, veremeyiz! Kasanın içindeki fare bile düşüp kafasını yarmış.
- N'oldu? Benden habersiz... Kutu mutu mu? Ha?
- Yok bubajım ne mümkün!.. Kızınız, refikam hazretlerinin emirleri dışında tek kuruş almadım.
- E ne oldu paralar!
- Bubajım; Ermenistan, İsrail, Amerika, Dubai, İsviçre, Rusya, Azerbaycan, İran, Yunanistan, Sudan Ukrayna ve Arabistan'daki hesaplarınıza yolladık. İngilizlere başka şey verdik. Hepsi çok çok sevindi... Başkanlarıyla banka müdürleri hatta şef ve memurları da size selam edip ayakta alkışladılar. Amerika'dakiler hariç!  
- Heh heh heh! Demek ki öğrendiler sonunda, efferim! Amerika ne iş?
Siz bu dünyanın liderisiniz bubajım. Hatta evrenin... Bakın şurası büyük ehemmiyet arz ediyor. Arabistan Kralı birtakım işler çeviriyor. Amerika'yla gizli gizli görüşüp, parasına el koyun diyormuş. 
- Ulan biz o paraları alın teriyle götürdük. Var mı öyle yağma? Hesapları hemen İsrail'e transfer et!
- Bakın bubajım galiba diliniz sürçtü! Şey dediniz de...
- Ne?
- Götürdük!
- Yok ulan, ben öyle şey söyler miyim! Alın teri dedim, alın teri... 
- Hakkınız var bubajım... 

ÜÇÜNCÜ BÖLÜM 
- Test kilitlerini getirdin mi hiç söylemedin. 
- Getirmez olur muyum bubajım! Ama onlar kilit değil, kit! 
- Has... Tövbe tövbe... 
- Anladım bubajım, anladım. 
- (Anlaşılmayan mırıltılar.)
- (Sesli sesli nefes alıp verme...)
- Gaytam bak dinle; sokak mokak, yasak masak, para maaş diyen olursa hemen içeri alın!
- Hemen ispiyo... Pardon bubajım. Haber veririm.
- Halkı bölüyorlar. Hepsi vatan haini... Bunları elektrik direğinde  sallandıracaksın, ne güzel olur.
- Evet bubajımÖlen ölür kalan sağlar bizimdir. 
- Efferim lan, çabuk öğrendin bu işleri...
Ölmesinler efendim! Onlara ölün diyen mi var!
- Ulan gaytam, beni de güldürdün, çok yaşa e mi! Kapıdan sesleniver, görevli iki çay daha kapsın! İçim bayıldı yanına o altın tozlu sandviçlerle pastadan da koysun.

DÖRDÜNCÜ BÖLÜM 
- Bubajım çay da çok güzel ya!
- Gaytam, kilosu 900 dolar, tabii ki güzel olacak!
- Bubajım şu yasak işini kesinlikle yasaklıyoruz değil mi?
- Evet lan gaytam! Lafı tekrarlatma... İşi, "ölen ölür kalan sağlar bizimdir"e bağlattın ya, tamam! Hadi gel iki el tavla atalım. Millet illet! İllet millet! Bak, milletten ne güzel kafiye yaptım.
(Kıkırdama sesi gelir.)
Gaytam hemen iş yapıyormuşuz havası yaratan bir toplantı ayarla. Geç vakitlere kadar çok çalışıyormuş, onlar için çareler arıyormuş gibi gecenin bir yarısında ekranlara çıkıp şu avamlara sesleneyim. Sağlık işlerine atadığım uyanığın yaptığı gibi... Yer enayiler. Para mara vermeyeceğiz ama toplayacağız. Nasıl fikir ama? Hemen bir yardım kampanyası açalım, benim hesap numaralarımı yayınlayın. O bankaların müdürlerine de tembih edin ağızlarını sıkı tutsunlar. Yoksa ben tuttururum. İlk bağışın benden olduğunu duyur. Sen de bir rakam uydur ama benimkinden az olsun. Tabii ki veriyormuş gibi yapıp vermeyeceğiz. Nereden bilecekler! Başkalarının açacağı kampanyalar olursa önemli miktarda para toplanır toplanmaz onlara da el koyup benim hesaplara aktarın. Toplayanı da bağış yapanı da suçlayacak bir şeyler uydur! Sosyal devleti göstermek lazım. 
(Giderek yükselen kıkırdama sesi eşliğinde) Soy sal bubajım soy sal!..

BEŞİNCİ BÖLÜM 
- Bubajım tavlayı getirdim.
- Hadi at zarı! Ha, gece yarısı olunca hatırlat da ihaleci başını kovayım. 
- Niye bubajım! 
- İşi en cimri şirkete vermiş. Gerçi "onlara ver" demiştim ama sonradan aklıma geldi, hakkımızı yiyorlar, payımızdan çalıyorlar, üstelik verirken de elleri titriyor. Racona ters bunlar.
- Hatırlatıcam bubajım! Söylerken yanınızda olup keyfini çakarmak isterim.
- Tamam gaytam, haber ederim. Bu herifi kovarsak millet zokayı yutup "Bak o ihale başkanımız istemediği hâlde açılmış, yoksa azletmezdi!" diye düşünür. Sen de bu arada alttan alta işleri yürütürsün. Kovduktan sonra ihaleciye üç beş bir şeyler verip gönlünü al. Bubajımdandır dersin.
- Zevkle bubajım, zevkle... Bir de şu tetikçi başını halletsen.
- Olur mu lan! O bize lazım. Sonunda her şeyi onun üstüne yıkacağız. Bakın bu yaptı diye!
- Müthişsiniz bubajım, müthiş! Müthişten de öte müthişsiniz.


ALTINCI BÖLÜM 
- Bubajım seba-i dü geldi hapissin çıkamazsın! Ama seba-i dü yerine hep şeş oynadın!
(Şırrakkk sesi) Hadi oyna lan gaytam, oyna!
- Ebüveee ebüveeee! Ne vuruyorsun lan, yani pardon şey, bubajım. Ebüve!.. 

KAYIT SONU
Kayıt ağlama sesleri arasında maalesef burada son buluyor.
Kaphamyut'la ilgili yeni bir bilgi gelirse onları da sizlerle paylaşacağım. Şunu da itiraf etmeliyim ki, yeryüzünde Kaphamyut adlı bir ülke olduğunu ben de bu ses kayıtları sayesinde öğrendim. Atlas'ı açtım aradım taradım bu adı taşıyan bir ülke bulamadım. Aynı taramayı internet üzerinden de yaptım. Oradan da eli boş döndüm. O ülkeyi bizler başka bir adla tanıyor olabiliriz. Nasıl ki USA bizim için ABD, Britanya İngiltere, Deutschland Almanya ise bu ülkenin de başka bir adı olabilir. Lütfen ararken bu ihtimali unutmayın!




    Günay Tulun 29 Mart 2020

İDİL TULUN *Huzur! Geldiğinde Zili Beş Kez Çal

26 Nisan 1986’da Çernobil patladı. 
O yıllardan itibaren bilinçaltımıza sürekli şunlar işlendi: 
Radyasyonlu çay!.. 
                     - Radyasyonlu hava!..
                     - Radyasyonlu yiyecekler!.. 
                     - Şu ürün şöyle radyasyonlu, bu toprakta yetişen böyle radyasyonlu... 

Zamanın bakanı çıkıp "Ahanda çay! Bakıııın nasıl da içiyorum!" edasıyla ekranlarda bardağını kaldırıp höpürttedenek bi’ fırt aldı çayından... "Hiçbir şey olmadı, siz de için!” tarzında mesajlar vererek “Her şey yolunda.” algısı yarattı.

Ancak halkın bilinçli kesimi “Radyasyon” konusunda tedirgindi. Kendilerini ve aile bireylerini korumak adına kendi önlemlerini ellerinden geldiğince kendi imkânlarıyla almaya çalışıyorlardı.
Nasıl mesela?

- Patlama öncesinde üretilmiş ama tarihi geçmemiş ürünleri bulup almak gibi...
- Odalara tentürdiyot dolu kaplar koyarak radyoaktif iyodun girişini engellemek gibi...
- Şüpheli gıdalardan uzak durmak gibi...
- Asit yağmurlarıyla ıslanmamak için havayı gözlem altına almak gibi...
- Çevreyle ilgili her konuda temkini elden bırakmamak gibi...

Çünkü radyasyona yakından maruz kalırsan anında öldürürdü, lakin toprağa, havaya, suya vs yere karıştıysa karıştığı yerdeki etkisi yıllarca sürerdi. Misal, topraktan gıdaya karışırdı. Gıdayla veya şunla bunla bünyeye alırsan şimdi değil 20-30 yıl sonra kanser yapabilirdi.

Hâl böyle olunca şöyle replikler oluştu bilinçli kesimin dilinde:
- Onu yeme kanserojen!..
- Bunu yeme kanserojen!..
Radyasyon demek bir nevi “kanser” demekti. Yıllar sonra olabilirdi.

80 çocukları/gençleri olarak biz de bi' dal alır mıydık tüm bunlardan?
Kaçar mı? Aldık tabii!..
Hatta absorbe ettik, yaladık yuttuk.
Sürekli bu söylemlerle büyüdük farkında olmadan.

Çernobil travmasını biraz üzerimizden attıktan sonra, 90’lardan itibaren pompalanan genetiği değiştirilmiş gıdalar, soluduğumuz pis hava, delinen ozon tabakası sonucunda güneşin yaydığı zararlı ultraviyole ışınlar ve bunlar hakkında yazıp çizilenler sardı beynimizi...
Ham maddesi petrolden olan pet şişeler, plastik ürünler, polyester, akrilik, polar gibi "hede hödöler"  de ucuz maliyetleriyle evlerimizi doldurdu. Ham maddesi yine petrole dayalı giyim malzemeleri, gıda kapları, parabenli, alüminyumlu, SLES'li, SLS’li, şunlu bunlu kozmetik ve sağlık ürünlerinin içindeki kanserojen maddeler, her yerden bunların zararları hakkında dikte edilenler, kamu spotları ve ürün üzerindeki hastalık yapıcı ıvır zıvır ibareler de akıllarımıza işlenmeye devam edip durdu.

Dolayısıyla, tüm bu dönemlerin gençleri ve çocukları, bilinçaltı ya da direk yoldan aldıkları mesajları bilinçaltlarına veya bilinç düzeylerine bir bir kazıdılar.

İstisnalar dışında, şimdinin bilinçli yetişkinleri -yani çoğu 80’lerin genci veya çocukları- anksiyetik tipler oldu. Sağlık anksiyetesinden paylarına düşeni ziyadesiyle aldılar.

Şimdi onların çocukları, "Coronavirüs namıdiğer Covid-19" pandemisi davasıyla;
Onu elleme!..
Buna dokunma!..
Ona yaklaşma!..
Hiçbir yerle ve hiç kimseyle temas etme! ikazlarına maruz kalıyorlar mecburen...

Ebeveynler haklı!..
Hepimiz tedirginiz.
- Eğer bu pandemi belası aylara yıllara yayılırsa?..
Bilindiği üzere küçüklükte yaşanan; mutluluk, mutsuzluk, şiddet, korku, kaygı, endişe ve benzeri duygu durumları bilinçaltına kazınır. Yetişkinlerden daha çok yerleşir çocukların beynine...

Dolayısıyla ne olacak?
Covid-19 ve bu tip bir pandeminin çocuklar, ergenler, hatta belki de yetişkinler üzerinde yaratacağı anksiyetik etki, yıllar sonra ortaya çıkması olası bazı tatsızlıklara neden olacak!

Artık sağlık anksiyeteleri mi olur, agorafobik mi olurlar, insanlardan uzak asosyal davranışlar içerisinde mi olurlar, bilemiyorum. Bu iş uzarsa ne yazık ki, içinde bulunduğumuz durumun psikolojik yansımalarının ceremesini az önce saydığım o kitle, geçmişte bizim çektiğimiz gibi çekecekler.

Umarım bu Covid-19 davası tekrarlanmamacasına biter de kısa dönemde hafızalardan silinir gider. Ne çocuklar etkilensin isterim ne de büyükler!..

Hey be huzur! Neredesin?
Oyun bitti, herkes eve gitti, çık artık ortaya!
Huuuuuuzuuur!..
Eğer gelirsen, zili beş kez çal!
Çal ki gerçek misin hayal mi anlaşılsın!





 İdil Tulun 12.5.2020

İDİL TULUN *Karantina ve Gelgitli Ruh Hâllerimiz






KARANTİNA GÜNLÜKLERİM "12.04.2020"
Tarihler boyu dünyayı etkileyen büyük salgın hastalıklar olmuş. Jüstinyen vebası, Kara veba, kolera salgınları, İspanyol gribi, Asya gribi vb. gibi uzun zaman süren hatta tekrarlayan, dünyayı etkisi altına alan salgınlar... Bizim çağımıza düşen de Korona virüs pandemisi oldu. Ufak ufak Kuş gribi, Ebola virüs, Domuz gribi, Sars, Mers derken bir anda bu son ikisinin karışımı olan Covid-19 adı verilen bir virüs türeyiverdi 20 Aralık 2019 günü Çin’in Wǔhàn kentinde... Açılımı şöyle: CO, Korona'nın cosu; VI, virüs D, december yani aralık ayı, 19 da 2019...

Bu hastalığın, Çin pazarında satılan yarasadan çorba yapan bir Çinlinin virüs kapmasıyla Çin halkına bulaştığı söyleniyor. Oradan uçak yoluyla İtalya, İspanya derken ver elini bütün dünya...
Hah, bize de bu düştü. İçinde bulunduğumuz çağa...

Tabii ki Türkiye de tüm dünya gibi payına düşeni aldı ve yaşıyor. Daha doğrusu yaşamıyor, hayat durdu. Dünyada hayat durdu. Durdu derken durmadı da yaşam akışı kesildi. “Sosyal mesafe” diye bir terim türedi ya da vardı da biz yeni öğrendik. “Social distancing”...

Neyse virüs bulaşmasın diye önce insanlar maske ve eldiven takmaya başladılar. Ama bir de baktık ki o da yetmiyor. Hastanelere kaldırılanlar, entübe olanlar, yoğun bakıma yatanlar, vefat edenler...
İyileşenler de var tabii...

Önce yetmiş yaş üstü kurtulamıyor dendi. Sonra yaş ortalaması ellilere indi. Daha sonra da yaş otuza, kırka indi. Görünen o ki, bağışıklığı düşük olsun olmasın insana bulaşıyor.

Bulaşma kapasitesi çok kolay ve çok hızlı bir virüsmüş. Virüs "bulaş oldu"ktan sonra -o da ne demekse- on dört ila yirmi sekiz günde aktif hâle gelebiliyor. Daha ziyade on dört gün kabul gördü. O yüzden on dört günlük karantina uygulanmaya başladı. Virüsü kaptığından şüphe edenler başkasına bulaştırmamak için veya virüsü kapıp iyileşen herkes yeniden aktive olma ihtimaline karşı on dört gün izole olacak. Kapan tekrar kapabiliyor. Herkes evine kapanmaya başladı yavaş yavaş...

Hâl böyle olunca, insanlar birbirine uzak kalmaya başladılar. Önce toplu taşımalardan uzaklaşıldı. Tüm dünyada önlemler ve yasaklar başladı. Türkiye için sıralama şöyle oldu; İlk olarak okullar tatil oldu, aynı anda kafeler kapatıldı, sonra bazı iş yerlerleri “home-office” olarak bildiğimiz evden çalışma olayına geçtiler. Derken iş gittikçe büyüdü ve altmış beş yaş üstüne sokağa çıkma yasağı geldi. O arada sayfiye yerleri, mesire alanları, parklar AVM’ler onlar bunlar kapatıldı. Ardından yirmi yaş altına sokağa çıkma yasağı derken hooop, hafta sonları sokağa çıkma yasağı gibi kademeli izolasyon sağlanmaya başladı. Belki daha da uzatırlar. Bazı ülkeler hemen tüm ülke genelinde sokağa çıkma yasağı ilan etti ki en iyisi de buydu.

Sonuç olarak evlerine hem zorunlu hem gönüllü olarak kapanan herkesde birtakım hâller oluşmaya başladı. Yeni huylar, yeni alışkanlıklar yeni anksiyeteler edindik dünyaca... 

YEPYENİ ALIŞKANLIKLAR GICIR GICIR GELGİTLER
Onları gözlemledim ve birazını maddeler hâlinde, hemen şimdi örnekleyeceğim. Birazını mı? Buyursunlar:

* “Bence abartılıyor.” düşüncesinden “durum çok kötü”ye evrilen sonra yine “Çevremde hiç bulaşan yok, gereksiz mi kasıyoruz acaba?”ya, oradan da  “Ay! Evden burnumuzu çıkarmayalım ortam feci..”ye doğru gidip gelen düşünceler silsilesi…
* Evde sürekli bir bayram temizliği yapmak.
* Evdeki tüm dolap, baza, raf, çekmece içlerini düzenlemek, gereksizleri elemek, atmak, vermek.
* "Zoom" toplantılarına katılmak.
* “Sosyal hayatta görüşemiyorsak teknolojiden yararlanalım.” diyerek 150 tane "WhatsApp" grubu açıp “Off, sürekli mesaj geliyor, yetişemiyorum, beynim eridi çın çın, başka iş yapamaz oldum.” diyerek grupları sessize almak. Sonra yine sesini açmak sonra yine sessize...
* Uygulama üzerinden arkadaşlarla çoklu görüntülü sohbet yapmak.
* Toplu yapılan görüntülü sohbet "screenshotlarını stroy"de yayınlamak.
* İnsanların kayıtsızlığına sinirlenip eleştirmek.
* “Ay boğazım ağrıyor iki gündür, kesin bulaştı” kafasına girmek.
* Bacak ağrıları...
* Buzdolabıyla gereksiz yakınlaşmalar.
* Bi’ sigara yakıp sigarayı bırakmaya karar vermek.
* Bi’ gün sigarayı azaltmak diğer gün çoğaltmak.
* Aç kalmayalım diye şuursuzca aldığın un, yumurta, süt gibi istif gıdaları fütursuzca börek, çörek, kek, poğaça yapımıyla tüketmek.
* Ev yapımı ekmeğini pişirir pişirmez "stroy"’da paylaşmak.
* Her gün vitamin içmek.
* Bilumum multi-vitamin ürünlerinin peşine düşmek.
* “Artık çok daha steril yaşamalıyım” kafasıyla ultra hijyenik ve temkinli davranma kararı alıp “Amaan dünyanın sonu gelmiş, istediğimi yer içerim, yaparım.” kafası arasında gidip gelmek.
* Obsesif kompulsif hareketler... OCD eğilimleri.
* Online uygulamalardan, toplasan beş kez yapacağın spor için, spor gereçleri siparişleri vermek.
* Arada bir, sokağa çıkma yasağı gelecek korkusuyla kıtlık endişesine kapılıp gerekli gereksiz market alışverişi yapmak.
* Sağdan soldan komplo teorilerini okuyup okuyup "kesin 5G’den, yok yok ekonomi değişecek, Çin öyle olacak, Amerika böyle olacak, AB şooolacak, aslında pandemi yok, gerçekten pandemi var, sayıları saklıyorlar, olduğundan az söylüyorlar, sayıları fazla söylüyorlar başka şeyden ölenleri de Korona diye yazıyorlar, sanayi devrimi gibi teknolojik devrim, biyolojik savaş, bence kendileri çıkardı önünü alamadılar, yok yok doğal yolla çıktı adam yarasa yemiş, önceden biliniyordu bu virüs" vb varyasyonlardan "insana ihtiyaç kalmadı insanların yaptığı işleri robotlar yapacak, robotları ve dijitalizmi hayata sokacaklar o yüzden dünya nüfusunu 7.5 milyardan 500 milyona düşüreceklermiş, uzaylılar yaptı, bence insan nüfusu azaldıktan sonra dünyayı uzaylılar istila edecek" gibi çılgın fikirlere yelken açmak...
* “Korona da neymiş, bana bi’şey olmaz.” düşüncesiyle “Hepimize bulaşacak Korona'lanıcağız” düşüncesi arasında gidip gelmek. Söylemesi bile zor değil mi? Korona'lanıcağız!.. 
* İstif yapmak, yapmaya yeltenmek.  
* Sürekli yemek yapmak.  
* “Öksürdüm, kuru mu öksürdüm yoksa, yok yahu anlık bi’ gıcık geldi” şeklinde iç monologlar.
* “Oram buram ağrıyor” hâli.
* “Bak ben geçen ay bi’ grip oldum. O zaman bilinmiyordu. Kesin Korona'ydım çok acayipti çünkü” tezleri...

SÖZÜ UZATMAK İSTEMİYORUM 
Gerçekten de sözü uzatmak istemiyorum.
Şu gelgitleri de mutlaka yazmam gerek. Hemen bitireceğim.

* İnstagram’da bütün astrologları takibe almak, aniden gelişen astroloji merakı.
* Korona pozitif haberi gelen ünlüyü hemen instagram’da "stalklamak".
* Komik "caps"ları birbirine yollamak.
* Nostradamus türevi kâhinlerin dediklerini düşünmek.
* Bir gün “Çok yakında biteceğine inanmak”, diğer gün “yıllar sürecek yandık bittik" kafasına girmek.
* Bakımlı olmaya devam diyerek "düzenli iyi giyinme, evde bile olsam makyajım da tam olmalı" fikriyle "cildimi dinlendireceğim, makyaj, saç boyama, fön, oje sürme işlerine ara vereceğim" fikri arasında gidip gelmek.
* ”Bu da mı bize denk geldi ya?” diye içinde bulunduğun çağa, jenerasyonuna söylenmek.
* "WhatsApp"a gelen videolara “Abi artık yollamayın, ben artık bakmıyorum, görmek istemiyorum deyip 2 saat sonra WhatsApp grubuna  video göndermek.
* Korona virüs yüzünden, "bir tek kendisinin ekonomisinin, psikolojisinin çöktüğünü sanıp yakınanlar"a sinirlenip atar yapmak.
* Durmadan haber izlemeye başlamak.
* Durmadan ana haberleri, haber sonrası yorum programları, bilumum tıp doktoru ve bilim adamlarının bulunduğu  programları, ekonomi programlarını, komplo teorisi haberlerini izlemek.
* Bir daha haber izlemeyeceğim diye karar almak sonra yine izlemek.
* Cerrahi el yıkama tekniğiyle el yıkamak.
* “Evde ailemle daha çok vakit geçiriyorum, evimde mutluyum” kafasından “Yeter ulan yarın kendimi dışarı atacağım” düşüncesi arasında gidip gelmek.
* Cep telefonuna online sipariş verilebilen tüm market vb. uygulamalarını yüklemek.
* Arada bir, kaç tane tuvalet kağıdı kaldığına göz ucuyla bakmak.
* "Netflix" bağımlısı olmak.
* Bir diziye başlayıp yarım bırakmak, bir başkasına başlayıp onu da yarım bırakmak.
* Kitap okurken 5 sayfa ne okuduğunu bilmeden, kendini “ Ne zaman bitecek bu Korona” diye düşünürken bulmak.
* Geç yatmak, geç kalkmak.
* Aşırı spor yaptıktan sonra gereksizce abur cubur yemek.

UZUN SÖZÜN KISASI NASIL OLUR 
Ben bitirmeye çalıştıkça yazı uzayıp gidiyor.
Korona için de böyle söylüyorlar, belki o yüzdendir. Yıllarca sürecekmiş!
Şunları da ekler eklemez, susacağım.

* Astroloji’de hangi burç etkisindeyiz, 1920’de İspanyol Gribi’nde hangi gezegenler hangi burçtaydı. Vebada, hummada efendime söyleyeyim Kuş gribinde, Domuz gribinde, SARS’ta, MERS’de gezegenlerin konumu neydi hesaplamalarına yönelip bi’ bağlantı arama eğilimi.
* Marketten gelen torbaları, onları bunları bi‘ gün balkonda bekletip ertesi gün sabunla yıkayıp öyle açmak.
* Saçma bi atalet hâline bürünmek ile aşırı aktif iş yapar modu arasında geçişler yapmak.
* Aşırı bi’ "story" atma hâli.
* Balkonda konuşlanmak.
* Evinin sokağında volta atmak.
* Baş ağrısı.
* Market vb işler için evden çıkıp, döndüğünde büyük suçluluk ve pişmanlık dolu bir ruh hâli.
* Eski resimleri paylaşıp durmak.
* Aniden diyete girip, “E, amaan! Zaten dünyanın sonu geliyor hiç kasamayacağım.” deyip diyeti bozmak.
* "Yok abi hiç çıkmıyorum ben!” dediğin arkadaşlarının “Bize de mi Korona?” sitemlerine “Kralı gelse Korona!” açıklaması yapmak.
* Bu insanlıkta derin izler bırakacak sosyolojik bir olay gibi rasyonel yorumlardan, Atlantis'in de aşırı teknolojiden sonu geldi, dünyanın sonu geliyor zaten 2012’de bütün dünyada gök yüzünden duyulan o garip sesler surdu. 'Birinci sur üflendi.' kaldı geriye iki" diye gizemli konulara yönelmek.
* Sıkkınlık, bıkkınlık, bezginlik, stres, gerginlik, evham, anksiyete, üzüntü, agresyon hâlleri arasında geçişler yapmak.
* Sürekli sabit telefona bakmaktan boyun tutulmaları.
* Ünlülerin açtığı "Instagram" canlı yayınlarına katılıp 5 dakika duramadan çıkmak.
* Üçlü koltukla bütünleşmek.
* Kendini sürekli bi’ "Hollywood" filmi içerisinde gibi hissedip arada bir olayların gerçekliğine inanamamak.
* Nasıl bir dünyaya uyandık düşüncesi ve içsel sorgulamalar.
* Gargara yapmak.

UZUN SÖZÜN KISASI ŞÖYLE OLUYOR: İNANIN BİTİRİYORUM
Vallahi de billahi de bu son bölüm.
Üstelik diğerlerinden kısa olacak. Dua edelim de insan hayatı kısa olmasın.

* "Artık hiç bi' şey eskisi gibi olmayacak yeni düzene ayak uydurmalıyım." diyerek farklı "home-office" sektör arayışları.
* Film/dizi önerileri almak/vermek.
* Gereksiz instagram filtreleriyle denemeler yapmak
* Yolda yürürken insan görünce aniden yolunu değiştirmek.
* Her dakika eline koluna kolonya püskürtmek.
* Göz seyirmesi.
* Alışveriş sitelerinden kıyafetleri, onları bunları sanal sepete atıp, aniden gelen “Paramı tutmalıyım, ne olacağı belli değil, kargoculara da boş yere yük olmayayım.” düşüncesiyle 2 saatte seçtiğin tüm ürünleri almaktan vazgeçip iptal etmek.
* İnstagram üzerinden "challenger"lere katılmak.
* Maske ve eldiven takmak.
* Antidepresana başlamak.
* Birtakım doktor ve bakanlıkları "Twitter’dan, Instagram"dan takibe almak.
* "Amannn bir aya biter!" kafasıyla "Kesin 2 sene böyleyiz!" kafası arasında gidip gelmek.

Söz verdim, sözümü tuttum. Şahitsiniz, yazı bitti işte!
Şimdi sıra Korona'yı biitirmekte...

Var mı eklemek isteyen?


İdil Tulun 12 Nisan 2020

İdil Tulun *ARANIYOR

Benimle birlikte 2 ila 3 ay süreyle Whatsapp üzerinden veya sosyal medya aracılığıyla diyete başlayacak;

•25 yaşını aşmış 
•İradeli, sorumluluk sahibi, istikrarlı 
•Esnek yemek saatlerine uyum sağlayabilecek 
•Rejim yapma konusunda en az 8 pazartesi deneyimli 
"Şişko, topaç, yumuk, yumoş, dombili, lömbidi, ağır vasıta, dana, tombik, iri, kilolu, pofuduk, hayvan, patates, yumuşak, jöle, jabba the hut, ayı ,totoş, yuvarlak, sığır, öküz" sıfatlarından birini hayatının bir döneminde işitmiş 
•"Senin aslında kemiklerin iri!", "Yağdan değil kaslarından vermişsin!", "Aaa kilo mu aldın?", "Aaa kilo mu verdin sanki sen?", "Onu da mı yiyeceksin?", "Oha bitirdin mi?", "Yuh! Ne çabuk yedin?”, "Artık yeme istersen!" gibi cümlelere maruz kalmış 
•En az bir kez diyetisyen deneyimi yaşamış veya diyetisyene gitmeye yeltenmiş 
•Analitik kalori hesaplaması yapabilen 
•Diyetisyen reçetelerini çözmeye hâkim 
•Bol su içmeye uygun 
•Aktif olarak spor yapabilme ehliyeti olan 
•Rejim yapmayı hayat felsefesi hâline getirmiş 
prezantabl şişko takım arkadaşları arıyorum. 

Çok ciddiyim. 
Sigara içenler tercih sebebidir. 

Görev tanımı: 
Diyet yaparken birbirine günlük; “Ne yedin ne içtin ne kadar yürüdün, kaç kilo verdin?” raporları verilip hırslı bir saha yaratılacaktır. 





 İdil Tulun

İdil Tulun *TATİL KRİZİ

Yaz ayıydı. Herkes gittiği tatilleri çılgınlar gibi sosyal medyada paylaşıyordu. Deniz, kum, güneş, kazayla (!) bir kenardan fırlamış bacaklar, efendime söyleyeyim tropikal içecekler, konum bildirileriyle süslenip Instagram'ın hikâyem kısmında fırıldak gibi dönüyordu.

Bense kredi kartlarımın birinden çekip öbürüne yatırarak ayı döndürüyordum. Bir yandan da her gün tatil planı yapıp her gün vazgeçiyordum. Yıllardır çalıştığım TV programı politik engele takıldığından aylardır yayınlanmıyordu. Ve bendeki para suyunu çekmişti. Aksi gibi tatil paylaşımları önceki yıllara göre sanki beş misliydi.

Mesela İtalya...
İtalya bu sene % 70'e varan indirim uygulamış olmalı...
En azından ben o kanaatteyim.
Paylaşımlardan İtalya'nın nadide mekânlarının tümünü ezberledim.
Gitsem hiç zorluk çekmem.
Gidecek olan varsa nerede, ne yiyebilir, tavsiye edecek seviyedeyim.

Herkesin kusarcasına tatil beldelerini paylaşma durumu gerçekten artmış mıydı yoksa yıllardır öyleydi de ben mi farkında değildim? Yoksa şu an, gidemediğim için algıda seçicilik mi yaşıyordum? Sonunda kıskançlıktan orta yerimden çatlamamak için Instagram'ı, Facebook'u kapadım. Bu sosyal medya detoksu iyi gelecekti.

Üç dört gün güzel gitti, sonra merak başladı.
Kim ne yapıyordu?
Kimler nereye gitmişti?
Bu yılın en popüler tatil yöresi neresiydi?

Marmaris Selimiye, İtalya ve Seyşeller bu yılın modası olacaktı. Baştan öyle ilan etmişlerdi. Tabii ki hiçbir zaman değişmeyen Bodrum ve Çeşme de...
Ben Çeşme'ciydim.

Birkaç gün sonra, sosyal medyasızlıktan ellerim titremeye başlamıştı, bi' doz Instagram'a baksam, iki "like" atsam, hiç olmadı bi' "tbt" paylaşsam kendime gelecektim. Dayanamadım, geçici olarak kapadığım Facebook'u akabinde de Instagram'ı açtım.

Takip eden gün cep telefonuma gelen mesajda kredi kartımın geçici olarak kapatıldığı yazıyordu. İyi de olmuştu, en azından artık "Aaa indirimdeymiş!" deyip elbise, tişört vs alamayacaktım, cafelerde gezip bol kremalı 600 kalorilik "iced mochaları, frappacinoları, latteleri" tüketemeyip sigara üstüne sigara içemeyecektim. En azından elime geçen her meblağı kartıma yatırıp borcumu bitirecektim. Kartı temizledikten sonra da ya yeni model telefonla kendimi ödüllendirip ya da yazdan kalma son havaları yakalayıp mini bir tatili hak edecektim. Böylece yeni borçlara yelken açacaktım.
Böyleyken böyleydi ve çok zekiydim (!).

Neyse ben bi' cep bankacılığına girip aylık ödemem neymiş ona bakayım.
Tekrar yazarım.




İdil Tulun

İdil Tulun *YETERSİZ UYARILMA ve TAHAMMÜLSÜZLÜK

Gerçek hikâyeden uyarlanmıştır.
Hatta tamamen gerçektir.

İstanbul gibi bi' yerde, mesai saati sonrasında bile ilerlemeyen trafikte kim tahammülsüz olmasın? Dün, Kadıköy'e gitmek için Bostancı sahilinden bindiğim dolmuş, trafik yüzünden 1 saat 20 dakikada Kadıköy'e vardı. Oysaki normal şartlarda -trafiksiz bir zaman diliminde- 25 dakikada varabilir.
Hadi "1 saat 20 dakika"ya olabilir diyelim.
Kabullenelim ama mevzunun öncesi de var.

Anlatıyorum:
Her zaman Bostancı'dan dolmuş durağına yürüdüğüm yolun inşaat çalışmasından kapatılması nedeniyle mecburen, başka yöne doğru yürüdüm.
Bu yolun da diğer ucunun başka birtakım inşaat çalışmalarından dolayı kapatılması daha da uzak yola yönlenmeme ve 5 dakikada ulaşacağım dolmuşlara 25 dakikada ulaşmama neden oldu.

Karşıma çıkan tel örgüler, duvarlar, labirentler... Sanki "Alacakaranlık Kuşağı" dizisindeyim ve o alacakaranlık beni sürekli başka yola yönlendiriyor.

Dolmuşa bindiğimde, alkol ve sarımsaktan havaya uçmak üzere olan iki tiplemenin nefesi de enseme bindi.
Nefesimiz renkli olsa,mesela nefes alırken mavi ya da pembe bi' renk çıkarıyor olsak, bunlarınki böyle alev topuna dönüşüp bütün dolmuşu kırmızıya boğardı. O derece bi' nefes yayılması.
☄️☄️İnce boğazlı kazağı burnuma kadar çektim.
Garip olmasa kafamdan yukarıya kadar çekeceğim.
Öyle bir hâl...

Başka bi' yolcunun da süpersonik sesle yol boyunca telefonla konuşup milletin beynini eritmesi de var. Harikaydı (!).

Lisede fizik dersinde ışık sesten hızlı diye öğrenmiştik. Yok öyle değilmiş, dün öğrendim. Bu tiplemeyi denek diye Cern'e yollasak genel geçer tüm fizik kurallarını altüst edecek bir buluşa imza atar. Öyle bitmeyen yüksek bir ses ama görüntü stabil. Hatta görüntü yok. Hareket de yok. Ses var. Kimden geldiği anlaşılmıyor.

Sonuçta muhteşem bir dolmuş sefası (!) yaşadım.

Bu dündü. Dün böyleydi.
Aslında her gün böyle.
Mesela bugüne gelelim.

Bugün de metroya binmeyeyim, otobüsle eve döneyim dedim.
Otobüs saatlerine hem İBB sitesinden hem de telefona yüklediğim başka bir uygulamadan baktım. Otobüsün gelmesine 15 dk var. Öyle gösteriyordu.
Geldi mi?
Gelmedi.

45 dakika bekledim.
Sonra öğrendim ki, yol çalışması dolayısıyla güzergâhı değişmiş.
Üstelik o duraktan geçmeyecekmiş bir süre.

Sinirle metroya yürüdüm.
Metroya hızlıca indim.
Bekleyen sabırsız bir insan kalabalığı vardı.
Hatta bir ara, "ulan bu manyaklar zevkine tam metro gelirken birimizi bi' itseler ölür gideriz" diye içimden paranoyakça bir korku geçti. Öyle garip bir kitleydi çünkü.

Sonradan tahmin ettiğim üzere o huzursuz kalabalığın bir kısmı futbol taraftarları. O yüzden bi' acayipler.

Neyse Metro geldi.
Pardon metro gelmedi.
Metro yerine Çin Halk Cumhuriyeti geldi.
Öyle bir kalabalık. Balık istifiyiz.

Ben metro kapısından girerken kapı üstüme kapanmasın diye insanların üstüne abanıyorum, kendimi itiyorum öne doğru.
İçeri dalma işlemini başardıktan sonra ikinci aşama, nefes alınacak bir alana doğru ilerleme çaba Yanımda oksijen maskesi barındırmadığımdan buna mecburum. Neyse, insanların arasından oksijen alınacak bir yere doğru ilerliyorum ama sol kolum ilerlemiyor. Çantamla birlikte gerilerde kalmış.
İki metre uzamış kolumu ayrı kendimi ayrı çekiştiriyorum.

Güç bela istiflenmiş şekilde, kimin eli kimin cebinde belli olmayan bir tabloyla öyle bekleşiyoruz. Kısa boylu ablanın saçı ağzımda, uzun boylu abinin koltuk altı burnumda, o şekil hiç kıpırdamadan duruyoruz selfie çeker gibi.

Üç beş insan birbirine yapışmış. Mesela "The FLY" filminde ışınlanmayı deneyen, ışınlanma makinesine giren adam ve o fark etmeden makineye giren sineğin teleportasyon sonucu genlerinin birleşip ayrı bir organizmaya dönüşmesi gibi... Bazı tipler mutasyona uğramış sanki... Kimin kafası kimin ayağı belli değil ama durum stabil. Herkes kabullenmiş. Mutantız, mutantlar.

Sonra metrodan inme aşaması.
Kurala göre; metrodan önce içeridekiler inecek, sonra dışarıdakiler metroya binecek.

Kapı açılmadan önce kavimler göçü başlıyor.
Ufak ufak kapıya doğru ilerliyoruz.
İtalik şekilde duran topluluğun arasına kaynıyorum.

Konserve alanından, kapıya geldiğimde daha biz inmeden üstümüze "Haçlı Seferi" yapar gibi bir ordu insan hücum ediyor.


Güç bela, mancınıkla fırlatılmış kaya gibi dışarı fırlıyorum.
Elim kolum, çantam torbam her şey yerinde mi diye bakıyorum.

İlk hedefimiz yürüyen merdivenler ileriiiiiii!
Yürüyen merdivenlerin sağında durulur, sol yanında da acelesi olup "yürüyen merdivenleri yürüyerek çıkmak" isteyenlere yol verilir.
Metronun içinde, her yerde yazıyor bu bilgi.
Mümkün mü?
Cevabı yazmıyorum bile.

Duruyoruz.
Durarak çıkıyoruz.
Ve gün yüzüne, özgürlüğe kavuşuyorum.

Neyse... Bir de "Hindistan Otobüsü" vardı eskiden...
500T! Halkın otobüsü (!)...
Hiçbir yere tutunmasan, tek ayak üstünde bile gitsen dengen kaybolmuyor. Öylesine kalabalık ki düşmüyorsun bile...
Eminim havada giden bile olmuştur.

Neyse ki metro, 500T anılarımdan bi' tık daha iyi.
500T sayesinde Hindistan'a direk vatandaş olarak kabul edilebilirim.

Neyse diyeceğim o ki -psikolojiden hatırlarsınız- insanın, "Alışmış olduğu düzenin altında bi' uyarıcıyla karsı karşıya kaldığında psikolojik ve fiziksel anlamda çevre uyum gücünü yitirmesidir." diyorduk yetersiz uyarılmanın tarifinde... Kısacası şu; sürdürdüğün hayat standardının düşmesi, "bu maddi ya da manevi olabilir, açlık olabilir, sevgisizlik olabilir, yalnızlık veya aşırı kalabalık olabilir, paylaşımsızlık ve dinlenmeme olabilir, bencil insanlar olabilir, aşırı gürültü veya baskı altında hissetme, disiplin, özgürlük kısıtlanması olabilir, tatilsizlik, aşırı iş veya işsizlik olabilir, sigarasızlık olabilir, diyet yapmak olabilir, istediğini yiyememe, giyememe, alışverişsizlik, geçim derdi, toplum baskısı, fiziksel sağlıksızlık, yorgunluk, herhangi bir kayıp acısı olabilir" hepsi bir arada da olabilir. Örnekler kişiye göre değişir ve çoğaltılabilir. Maslow'un ihtiyaçlar hiyerarşisi piramidinin en üstü "kendini gerçekleştirememe"olabilir. Maslow piramidinin herhangi bir bölümünde yaşanan eksiklikten biri olabilir.

Tüm bu saydığım dertlerden bir ikisine sahip olup üstüne de bu trafiği ekleyin bakalım, süper tahammülsüz hissedip agresiflikten boyut değiştiriyor musunuz?

Sonuç: Eski sakin ve uyumlu benden eser kalmadı.
Yerini sabırsızlık, tahammülsüzlük ve agresyon dolu yeni bir ben aldı.

Bravo trafik!
Bravo kentsel dönüşüm!
Bravo İstanbul...



İdil Tulun

İdil Tulun: TÜKETİCİYİ KANDIRMAYA YÖNELİK SATIŞ DÜNYAMIZ

Yaklaşık bir aydır mikrodalga fırın almak için piyasa araştırması yapıyordum. Birkaç da model beğenmiştim. Bugün "Artık zamanı geldi" diyerek son bir kez internet fiyatlarına baktıktan sonra, "Bi...s"e* gittim.
Bi' baktım; internette yazan fiyatlarla mağaza fiyatları arasında, tüketici aleyhine 30 - 40 lira fark var.
Sordum:
- Niye böyle farklı? İnternette daha ucuz görünüyor, aha bu da fotoğrafı, sitenizden çektim. Cört diye telefonumdaki fotoğrafı açıp gösterdim.
Görevli:
- İnternetten alırsanız kargo fiyatı da ekleniyor. Aynı fiyata geliyor ama buradan alınca hem görerek alıyorsunuz hem de kargo ücretsiz.
- İyi, dedim; görerek almak kısmıyla ilgili cümlenin saçmalığını es geçerek. Üstelik kargo fiyatının kurgulanmasında da bir yanlışlık vardı. Ürün; satın alındıktan sonra, "Galapagos Adaları" üzerinden servis ediliyor olabilir miydi? "Aynı fiyat" esprisini de anlamamıştım.

Bir de yakındaki Mediamarkt'ı göreyim diye düşündüm.
Orada belki daha güzelini bulabilirdim. Gittim de...
İsteğime uygun bir şey bulamayınca Bi...s'e geri döndüm.

Dedim:
- Ben o marka, o model mikrodalgayı alıyorum.
Görevli:
- Bence şu ürünü alın... Daha özellikli... Biraz daha yüksek fiyat ama 10 sene de garantili.
Görebileceğim en yakın yerden baktım. Üzerindeki kocaman "10 year warranty" yazısını seçince söylediği mantıklı geldi.

- Tamam, o olsun!
Hem seramik iç daha sağlıklıydı. Emaye gibi saptanmış bazı zararları yoktu. O olsundu.

Ardından birkaç ufak elektronik eşya daha aldım.
Sordum:
- Kargo ne zaman gelir, bugün mü yarın mı?
Görevli demez mi: "Kargo yok!"
- (Lan ...) Nasıl olur? dedim Az önce geldiğimizde "Kargo ücretsiz" dediniz.
Dedi ki, "Siz kendiniz götürdüğünüz için ücretsiz.".
Bu akla ziyan açıklamayı duyunca:
- E o zaman internetten alırdım. Siz az önce böyle demediniz. Şu an cümleyi değiştiriyorsunuz.
Görevli, "Hık mık" gibisinden bir şeyler geveledi.
- Şimdi hem yüksek fiyat ödeyeceğim hem de taksiye para vereceğim. Ne anladım bu işten ben? Bu ikinci kısmı içimden dedim tabii.

Çok sinirlenmiştim. Bu tip laf oyunlarına hep sinirlenirdim. İnsanı aptal yerine koymaktı bu... İki gıcık laf edip malı oradan almadan çıkmaktı mantıklısı. Ama sonra düşündüm. Bu model kadar güzelini bulamamıştım başka yerlerde, bulsam da genelde alışverişte şansım olmadığından, teşhir ürünü olup depoda kalmamış olurdu. Üstelik yine, git gel mağaza dolaşmam gerekecekti. Bu tip şeyler için pek zamanım da yoktu.

"Gelmişken işi yokuşa sürmenin âlemi yok!" diye düşündüm. Üstelik ben bir şeyin o gün olmasına karar verdiysem başka güne kaydığında acayip sinir olurdum.
Dedim:
- Alıyorum! Aldım, çıktım; ama sinir oldum.

Gece eve geldiğimde, garanti belgesini açtım, okudum. 2 sene garanti yazıyordu. İyice uyuz oldum. 10 yıl garanti de büyük ihtimalle başka bir şey içindi. Paketi açıp yazıya yakından bakma imkânı bulunca, tongaya bastığımı anladım.

Açıkça görülen o ki, 
tüketiciyi kandırma yolunu seçerek satış yapmaya yönelen bir sistem var. Bunu; cep telefonu hattı, internet bağlantısı, uydu tv, dijital kanallar vb gibi "hede hödöler"de sık sık deniyorlardı. Artık cılkını çıkarmışlar.

Vaatler doğru çıkmıyor. Tamamen laf kalabalığıyla kamufle edilmiş gerçek dışı anlatımlardan ibaret, kirli satış teknikleriyle müşteri kandırılıyor.
Kime, neye güveneceğiz belli değil...
Sonuç, bir bardak soğuk su misali...

Eve gelince ilk kez mikrodalga görmüş masum ortaçağ aydını hâlleriyle makineye yemeği koydum. Isıtırken birden, Jeff Goldblum'un The Fly/ Sinek filminde teleportasyon aletinde et ısıtış anı geldi aklıma.
Bi' an tedirgin oldum, ta ki "bip bip bip" sesiyle yemeğin ısındığı sinyaline kadar. 

Sonra da tüm bu sıkıntılara boş vermeye çalışıp, tabağımı alıp salona gittim. 
Koskoca günden geri kalan, kandırılmış olmanın buruk tadıydı.



*Bi...s: O satırda firmanın adını açıkça yazmama nedenim, nezaketimdir.
Ben ya da yakınlarım, aynı
 
firmada bir daha benzer muameleyle
karşılaşırsak; hem adını afişe edecek hem de dava açacağım. 

 İdil Tulun

Günay Tulun: EY LA KAPO DE LA ŜTELİSTOJ! Vi Venis Vi Vidis Vi Ŝtelis!


Aşağıdaki yazının, böyle ciddi bir gazetede ne işi var diyeceksiniz, biliyorum. 
Lütfen acele etmeyin, okuyun, kararınızı ondan sonra verin. 
Bana kalsa tam yerini buldu diyeceğim ama...
* * *
Nereden aklıma takıldı bilmiyorum ama, sabahtan bu yana, geçende yaşadığım bir olayı hatırlayıp durdum. 
Aynıyla vaki...

Şen şakraktılar. 
Deniz otobüsü hızla Yalova'ya doğru yol alırken, onlar da ne kadar yüksek perdeye çıktıklarının farkına varmadan, kaptırmış konuşuyorlardı. Biri teknenin sağ yanındaki sıraların en solunda, diğeriyse ortadaki sıraların en sağındaydı. Binenler bilir, arada yolcuların geçmesi için bir boşluk vardır. Belki bu yüzden belki de sürekli olarak "A Ka Pe ve Kadir Topbaş" reklamı yapan dâhili televizyonun şamatasını bastırmak ve ne dediklerini birbirlerine duyurmak için böyle bağırışıyorlardı.
Sağdaki sırada oturan: 

- İsim işi n'oldu?
Ortadaki sırada oturan: 

- Yarın sabah mahkemem var. O yüzden bugünden gidiyorum.
Sağdaki: 

- N'apıcan, yeni bir şey falan?
Ortadaki: 

- Yok yok, yalnız onu sildiriceğim. Göbek adım kalacak.

Oturduğum koltuk, isim değiştirecek olanın solundaydı.
Diğeri sohbete katılımı artırmak ister gibi etrafına bakındı. Bir an bakışlarımız kesişti, yakalanmıştım. Muzip bir ifadeyle bulaştı: Adı ne biliyor musunuz?
- Tanışmadık, dedim gülümseyerek.

- O hâlde tanıştırayım! Recep Bey... Ben de Fatih...
- Memnun oldum, diye uzattım elimi. Art arda ikisiyle de tokalaştım.
- İsmini neden değiştireceğini anladınız mı?
- Yanılmıyorsam, dedim. Recep?..
- Aynen, dedi. İkisi de gülüyordu. 

Fatih Bey:
- Recep ne demek, anlamını bilir misiniz? Sözlük anlamını düşünmeyin sakın. Gırgır tarafından bakın. Bilirseniz Yalova'ya iner inmez benden size bir duble çay ya da kahve!
- Hah, dedim. Böyle acayip işler için tam adamını buldunuz. "Re" birçok dilde, tekrar anlamındaki repeat ve répété gibi sözcüklerin kısaltılmışı olarak kullanılıyor. Örnek vereyim... Hay Allah! Aklıma "return ve reorganization"dan başka sözcük gelmiyor. Neyse... "Cep" ise malum, para vesair koymak için giysiye dikilen kesemsi bir şey... İkisi birlikte kullanılınca "tekrar cep" oluyor. İş oradan "cepçi"ye ve tabii ki "cebellezi"ye kadar uzanır. 

- !.. 
- Başardım mı? 
- Hayret bir şekilde...
- Çaya gelince inşallah bir başka zaman... Konferansa yetişeceğim. 

Fatih Bey:
- Hakkınız baki! 

Recep Bey: 
- Gönülden kutlarım... Eskiden "Recep" diyen arkadaşlar bile son iki yıldır, kalabalık bir ortama girdiğimizde, önce yanımdan uzaklaşıyorlar, sonra bulundukları noktadan "Recep Bey! Beyefendi!.." diye sesleniyorlar. Düşünsenize, bütün başlar size dönüyor. Önceleri ben de gırgıra vurdum. Şaka olmadık yerlerde de devam edince öyle böyle değil, bayağı bozulmaya başladım. Derken internette bu "re-cep" işini sizin anlattığınıza benzer şekilde anlatan bir yazı okudum. Okuduktan sonra da içim içime sığmaz oldu. Sonunda kesin kararımı verdim. Recep'i atıyorum hayatımdan. Bakın o yazıyı da gösterebilirim. 
Cevabımı beklemeden çantasını açıp, tablet bilgisayarını çıkardı. 
- Bakın, tespitinizin ne derece doğru olduğunu görün.
Tableti elime aldım. Yazı başlığını sonuna kadar okumadım bile... 

Yazarını doğduğu günden beri tanıyordum. Yani!.. 
Yanisi şu, o yazıyı yazan kişi bendim. "Benim" demek hava basmakmış gibi geldi. Ortamın esprili sıcaklığını bozmamak için ses etmedim, sustum. 

Bu tesadüf aklıma geldikçe gülüp durdum bütün gün.
Böyle ilginç tesadüfler hepimizin yaşamında olur.
İlginç dedim ya, aslında komik demek gerekir.
Komiğin de komiği var tabii...
Bıktırmadan, usandırmadan kısacık anlatayım hemen...


Hükûmet, herkesi gözetleyip herkesi dinletmiş. Hükûmet'in herkesi gözetletip dinlettiği kişiler, Hükûmet'i de gözetleyip dinlemişler. 
Rıdvan hem karısını hem sevgilisini hem de Tanju'yu dinletmiş.
Hükûmet, herkesi dinlemeye devam ederken öz güveni had safhaya çıkmış. Olayın çapını genişletip nasılsa fark etmezler diye, fark edebilecek kurumları da dinlemeye almış. Asker ve yargı dahil herkesi, hatta dinleme işini havale ettiği, iş ortağı Fethullah Bey ve şürekâsını bile dinletmiş.
Fethullah Bey ve şürekâsı, hemen her yerde, Hükûmet'in kendilerini konuşlandırdığı istihbarat birimleri aracılığıyla Başbakan'ı, Hükûmet'i, ana muhalefeti, yavru muhalefeti, eş başkanlı muhalefeti derken tüm milletvekillerini dinlemiş. Kendisini frenleyememiş, o da aynen Hükûmet'in yaptığı gibi, önüne geleni dinleyip kaydetmeye başlamış. 
Fethullah Bey ve şürekâsı, Tübitak aracılığıyla kriptolu telefonları da dinlemiş. Başbakan'la oğlu arasında geçen kriptolu "hampa mangır" konuşmalarını bile...
Mit, askeri dinlemiş. Jandarma da Mit'i... 

Herkes herkesi dinleyip birbirinin kuyusunu kazmaya kalkmış, hatta arada şantaj kokan işler de olmuş. Kılıçdaroğlu "bu çirkinliği halkında bilmesi gerekir" deyip halka da dinletmek isteyince Türkiye'deki tüm televizyonların ekranı penguenimtrak renklere dönüşmüş. Efendim, meğer hepsi "Prensip sahibi"ymişler (!).

Tüm bu acı olaylar dışardan bakıldığında ne kadar komik değil mi?
Komiğin de komiği olduğunu unutmayın lütfen...

"Yavuz hırsızın ev sahibini bastırması"na ne demeli? 
Çok komik gerçekten.
Sen çal sen çırp sen yığın yap sen uçan, kaçan, göçen her şeyden rüşvet al; herkese küfret herkesi tehdit et, sonra da feryat figan: Beni dinlemişler!
De get be! 
Bunlar hep senin başının altından çıkmadı mı? Yalan sende, iftira atmak sende, nifak sokmak sende, ülkeyi bölmek sende; sonra da çık: "Beni dinlemişler!.." 
Bu gerçeği dile getirenleri de "al, örsele; sakat bırak, hapise tık; fişlet"... 
Son kademense şu: Emret, öldürt; ailesinden kalan sağları da süründür.

Halkı kalaylayan da sendin. 
Korumalarına dövdüren de... 
Halkın üzerine silah sıktıran da beytülmalı soyan da... 
İşin zor. Senin de ailenin de işi zor. 
Beytülmalı soyandan hayır gelmez. 
Zulmeden tirandan da hayır gelmez.
Soygunu bilip de ses etmeyenlerden de... 
Soygunu bilip de yan cebime koy diyenlerden de... 
İstediğin kadar din sömürüsü yap, Allah'ı mı kandıracaksın?
Hadi be!.. 
Sizi gidi küçük insanlar sizi...  

Çürük Hamsi! 
Cebinden sana ait olmayan paraları çıkarıp da sokaklarda ona buna bol kepçeden dağıtmandan belliydi bu işte bir pislik olduğu. Kazandığını dağıtmadığın o kadar açıktı ki! Seni taklit eden birkaç bakanın daha vardı. 

En şaştığım insanlar da koskocaman, kerli ferli, dıştan bakınca "İşte adam gibi adam!" diyebileceğin kişilerin Erkan Yolaç'ın "emme basma tulumbası"ndan öte bir şey olmadıklarının ortaya çıkması. Benim bakanım benim polisim diye saymaya başladığında kızardım. Kızardım ama artık hak veriyorum. 
Evet evet senin bakanlarından söz ediyorum. 
Hatta milletvekili denen senin vekillerinden de... 
Ne desen el kaldıran ne desen boyun eğenlerden... 

"Bir çıkar uğruna Ya Rab
Ne cehennemlikler doğuyor!"
Tek istisnası vardı onların. Abdüllatif Şener! Allah ondan razı olsun.

Hırsızlıklara bahane bulamıyorlar da rüşvet konusunda ilginç bir savunma şekli geliştirme gayretindeler. 
Rüşvet paraları özel kişilere aitmiş, devlet soyulmamış. 
Pışşık!..
Al rüşveti, elli kuruşluk yeri ver 1 kuruşa; al rüşveti 10 kuruşluk yeri ver 5 kuruşa, sonra imar planını değiştir yeniden cukka; hem sana hem devlet malını sattırdığına... Yazının başındaki gibi tekrar cep işi...
Recukka!..

*Ey La Kapo De La Ŝtelistoj!: Vi Venis Vi Vidis Vi Ŝtelis!
                          Ey Hırsızların Başı: Geldin, Gördün, Çaldın! (Esperantoca)

Günay Tulun



İdil Tulun: BANKADA HESAP MI? AMAN ALLAH!


Hesap açtırmam gerekiyordu. Günlerden salıydı... 

17.30'da kapandığını bildiğim bankaya 17.10'da gittim.
Gittim de banka bildiğin kapı duvar...
Hatta aynalı kapı duvar.
Meğer o banka da 17.00'de kapanıyormuş.
Hesabı açtıramadım.

Çarşamba: 16.40'da gittim, sistem donmuş. Açtıramadım. 
Perşembe: Taksiye atladım, 16.40'da girdim bankaya, ama ekranda formu doldururken belli bir yere gelince ekran sorun veriyormuş. Yine açtıramadım. Sinirlendim. 
Cuma; Bu sefer 4. Levent şubesine gittim, saat tam 15:55'ti. 
Bankada müşteri olarak toplam 3 kişiydik, önümde sadece 2 kişi vardı. "Eyvah" dedim. "5 dk"da işim bitecek ve işe gitmek için 17.15'te gelecek olan servisi tam 1 saat bekleyeceğim.

Sigaram yoktu. 
Param da kalmamıştı ki bir yerde çay içeyim. 
Kartıma uygun, para çekecek ATM'de yoktu.
Olsa da içeride para kalmamış olabilirdi.

"Neyse" dedim kendi kendime, "Çıkınca bakarız duruma". 
Bekledim. Bekledim! Bekledim!..
Bekledim, ama ne hikmetse sıra bana gelmiyordu.

Saat 16.30 olmuştu.

Müşteri koltuğuna oturan kadın kalkmıyor, arkasında duran diğer müşteri de gitmiyordu. Kalktım, yetkilinin bulunduğu, bireysel "bıdıbıdı" işlemlerinin yapıldığı, büyük cam bölmelerle ayrılmış odamsı yere doğru geldim. Kafamı cam bölmeden masaya doğru uzatıp sordum; "Pardon kaç dakika daha bekleyeceğim? Şu an yanan numara ile aramda sadece 2 sayı var? Yani iki kişi... 35 dk'dır bekliyorum. 17.15'te servisim var. Yetişmem lazım.

Bu arada benim işim bireysel "bıdıbıdı" olduğu için ben bekliyor; bankanın diğer tarafındaki bankoların orada, tahsilat işlemleri için gelenler, evet benden sonra gelenler, Qmatikten farklı numara aldıkları için vızır vızır işlemlerini halledip gidiyorlardı.

"Onların işi uzun; kredi çekecekler, en az 45 dakika sürer iki kişi" dedi kısa boylu tıknaz ve aksi suratlı yetkili... Sonra da ekledi: "İsterseniz pazartesi gelin veya ilerde Sapphire'in orada başka şubemiz var." Gözüm seyirdi bir an. Oraya gitmem 20 dk. sürerdi. Bi' 30 saniye kadar düşündüm. Düşünürken gözlerim sağa sola dönüyordu sinirden.

Beklemeye karar verdim.

Beklerken sigara içebilirdim. Dediğim gibi sigaram da yoktu. Ve yine dediğim gibi nakit param da yoktu. Kartla alışveriş yapılabilecek markette görünmüyordu etrafta. Zaman geçiyordu ve ben hâlâ bekliyordum. Beklerken bacak bacak üstüne atmıştım. Sürekli şekil değiştiriyordum; bi' bacağımı öbür bacağımın üstüne atıyor, sonra bi' önceki şekle dönüyordum. 17.15 'teki servisime 25 dk kalmıştı. Sonra 20 dk kaldı. Sonra 15 dk.

Sanki 2014'de değil de 80'lerin sonu 90'ların başında yaşıyor gibiydim.

"Sanki TRT 2 yayın hayatına yeni başlamış, evde sular kesik gibi" falan... 
Servisi kaçıracaktım ve az önce iki kez dediğim gibi param yoktu. 
Para çekebileceğim bir ATM'de.

Otobüse binersem, otobüs, işin önünden geçmiyor bir kilometre gerisinde bırakıyordu. Orası kamyonların, çimento arabalarının geçtiği, fabrikaların olduğu bir yoldu. Kemerburgaz yolu... Yürümek imkânsızdı. 

En azından daha önce yürüyen insan görmemiştim o yolda.

Servis kaçarsa taksiye binmem gerekirdi. 
O saatte trafik kilitlendiğinden hiçbir taksi almazdı.
Bir süre önce tam 2 saat boyunca taksi beklemiştim. 
Geçen hiçbir taksi almamıştı.
Bu Ayazağa trafiğinde taksilerin almaması da başka bir hikâye konusu...

Üstelik param da yoktu.
Ağlamak istiyordum. 
Küfür etmek... 
Bekledim. 
Tam gidecektim ki sıra, -birdenbire- bana gelmediği hâlde beni aldılar.

Paldır küldür imzaları attım, apar topar bir hesap açtırdım.
2 kişi için 2 saat 10 dk beklemiştim. 
Hesap, servisi kaçırmama 5 dk kala açılabilmişti.

Servis noktasına geldim. Arkadaşıma rastladım. 
Dedim ki: "Sarıl bana çok mutsuzum."

Dedi: "N'oldu?
Dedim: "Böyleyken böyle.
"Dur bak!" dedi, "Maaşlar yattı, seninkini de çektim."

Birden karanlığın içinden beyaz bir ışık hüzmesi göründü.
Etrafı saran sis bulutu dağıldı.
Dünyam aydınlandı. 
O sırada servis de gecikti. 
Bakkala gittim. Sigara aldım. 
Bi' sigara yaktım. İçtim. 
Servis geldi. 
İşe gittik!



İdil Tulun

İdil Tulun: *KRİZ YAZILARI 3: KRİZ GELMİŞ CİHANE GERİSİDİR BAHANE


ÇAY KRİZİ
Çay içmeden duramayız ailece…
Sabah demlenen ilk çayı; evde bulunduğumuz süre boyunca öğlen çayı, akşamüstü çayı ve akşam yemeğinden sonra demlenen çaylar izler. Özellikle akşam yemeğinden sonraki çay ilk bir saat içinde biter. Yenisi demlenir hemen…
Bazı gecelerse bir yenisi daha… 

Çay taze olmalıdır, beklemiş çay asla içilmez. Dolayısıyla çay, hiçbir zaman bizden eksik olmaz. Yatmadan önce herkes son bardak çayını içer, öyle uyur. Babamın çay içerken uyuyakalması, evdeki çay takımlarının eksilmeye başlamasının da tarihidir. 

Demlik poşetler, sallama poşetler, kokulu çaylar, Arap çayları, Karadeniz-Rize çayları, bitkisel çaylar ve annemin birkaç çeşit çayı özel harmanlayarak oluşturduğu gurme çayları gibi her çeşit çayı bulmak mümkündür bizde… 

O gece yatmadan önce her zamanki gibi kitap okurken son bir bardak çay içmek istedim. Hızla mutfağa daldım. Aynı anda aynı istekle gelen babamla tam ocağın önünde kesişti yolumuz. Kesişmesine kesişti ama çay bitmiş, ocak kapatılmıştı.
Yeni çay yapma konusunda hemfikir olunca babamın hangi çaydan yapacağımı merakla bekleyen bakışları altında açtım dolabı. Birinci kutu, ikinci kutu derken aynı anda donakaldık ikimiz de…

Babam, anneme seslendi:
“Eyvah! Çay bitmiş! Biz gerçekten battık, bu günleri de görecekmişiz.”

Bense ertesi akşamı, çay içmeden geçmeyecek zamanı düşlemeye başlamıştım bile…

BÜYÜK KRİZ! BAKIMLI OLMAK GEREK
Makyaj malzemelerim azalmaya başlamıştı.
Föne bir süredir gidemiyordum.
Son zamanlarda belirli kıyafetleri forma yapmış onlarla dolaşıyordum. Alırken renk uyumunu düşünmediğim için dolap tıka basa kıyafet dolu. Dolu da kombine ettiğinizde mutlaka ya kazak ya pantolon ya da ceket renginde bir sorun çıkıyordu karşıma. Anlayacağınız, alınması gereken bir sürü eksiğim vardı ve bunu bir süre daha ertelemem gerekecekti.

Bir de bakımlı olmak lazım derler. İş hayatında bakımlı olmak, sosyal çevreye bakımlı görünmek lazım. Gel de ol bakalım bakımlı!..
Her gün git kuaföre, eksik olmasın fön saçlarından…
Her gün birbirine uygun başka kıyafet giy, bol bol alışveriş yap ki bakımlı ol. Ben nelerden bahsediyorum, alışveriş mi? 

Ev buz gibi, ben alışverişi düşünüyorum. Ödenmemiş faturalar dururken, buzdolabı boşalmaya başlamışken, ben renk uyumu ve kıyafet kombinasyonundan bahsediyorum.
Ne vicdansızlık!

ÖDENMEYEN FATURALAR
Ertesi akşam salonda televizyon izliyorum.
Annem yatmış, diğerleri kendi bilgisayarlarının başında…
Kısaca sükûnet hâkim evde… 

Birden gidiverdi elektrikler.
Elektriklerin gitmesiyle televizyon aniden kapanınca oturduğum koltuktan korkuyla sıçradım. Ayni şekilde kardeşim ve babam da sıçramış olacaklar ki evde bir hareket, bir telaşlanma oldu. Babam daire kapısından dışarı fırladı otomatı kontrol için. Ben de sokak lambaları yanıyor mu diye kafamı uzattım camdan. Dışarısı zifiri karanlıktı. Ani telaşımızın yerini bir rahatlama aldı. Kesinti bize özgü değil, tüm sokağı kapsayan genel bir arızaymış. 

Gece gündüz demeden kestiklerini duymuştuk ama henüz borçtan dolayı kesilme vakti gelmemiş cezamızın.

SABUNDA DA MI?
Şampuan azalmış, sabun bitmiş, sabun!..
Babam; ufalmış birkaç sabunu bir araya getirip birleştirmiş, kullanılacak büyüklükte sabun hâline getirmiş. Şu anda da elinde lehim makinesi hem konuşuyor hem de plastik sabunluğun altına lehim makinesiyle delik açıyor.
- “Sabunluğun altında delik olur. Olmazsa içinde biriken su erimeye hız katar. Deliyorum ki erimesin. Elinizi yıkarken de çok açmayın suyu… Boşa gidiyor, ziyan oluyor. Gereksiz yere açık duran lambaları da kapatalım lütfen!” 

Kâbusta gibiyim.

Neyse sabun ve şampuan krizi o kadar önemli değil. Çünkü yakında sular kesilince her ikisi de süs eşyası sınıfına girecek.
Elektrikler kesildiğinde müzik çaları bilgisayardan şarj edemeyeceğim. Bu da müziğe paydos demenin yeni teknolojikçesi… İnternet kesilince de yazamam. Yazdıklarımı yayına veremem. En kötüsü telefonu şarj edemem, televizyon izleyemem, hepsini geçtim kitap bile okuyamam.
Semtte üç gün boyunca tekrar tekrar kesinti olunca genel mi özel mi derken, sinir minir kalmıyor insanda…

GERÇEK KRİZ HANGİSİ
Bu kriz serisinin üçüncü yazısı. Ondan da belli ki hanedeki sıkıntı sakız gibi uzayıp gitti bir süre… Ta ki aksayan maaşlar seke seke gelmeye, bir türlü ödenmeyen alacaklar ufak ufak ödenmeye başlayıncaya dek… 

Temel ihtiyaç gibi görünen olmazsa olmazlar, krizin en yoğun günlerinde “Lüküs Hayat Opereti”nin teması oluverdi birden. Örnek mi? Bir telefon tuşuyla bir arkadaşa ulaşmanın büyük bir nimet olduğunu o güne dek fark edememiştim. Modayı takip etmek, kuaföre gitmek… Onlar olmadan da yaşanıyor mutlaka… 

Yalnız öyle şeyler var ki insanın içine oturuyor.
Hampacı, talancı, mirasyedi kesimleriyle bunların ailelerinedir sözüm. Birçok şeyi hâlâ anlayamadıklarını görerek, onların ruhları ve ülkemin geleceği adına üzüntülüyüm.
Bu kesimin tek gerçeği; gözün gördüğü, kulakların işitebildiği her yerde paradan başka bir şey değil. Para kazanmak için iyi bir iş, iyi bir iş için de ünlü bir okulda eğitim görmenin yeterli olduğu konusunda hemfikir bu kesim. İyi bir patron ya da iyi bir çalışan olabilmek için, gerçek eğitim; iyi bir hayat içinse vicdanlı ve kültürlü olmanın gerektiği hakkında fikirleri bile yok. 

Çocuklarının geleceğinden kaygılanan orta direk de onlarla yarışmaya, hiç olmazsa takibe çalışıyor. Bunun tek suçlusuysa okullarımızdaki eğitim değilse nedir? 

Çocuklarımızın yarışı sekiz dokuz yaşlarında başlıyor.
Okul dışında alınan özel dersler, dershaneler, etütler…
Hepsi çok iyi bir okula gidebilmek, üniversite bitince de iyi bir işte çok para kazanabilmelerini temin edebilmek için değil mi? 

Asgari ücrete mahkûm edilmişlerle emekli ailelerinde o imkânlar da yok. Yeme içme, barınma, ısınma, sağlık, temizlik gibi temel ihtiyaçlarını karşılayamaz durumdalar. Çoğu ianeyle sürdürebiliyor yaşamını. Çocuklarını dershane ve etütlere göndermek, gazete-kitap okutmak, yeni yerler ve gerekli sosyal aktivitelerle buluşturmak suretiyle insanlarla aydınlık bir iletişim hâlinde olmalarını sağlamak, sinema ve tiyatroya gönderebilmek onlar için büyük bir lüks hâline getirilmiş değil mi?
Okuyamadıkça, izleyemedikçe, öğrenemedikçe, normal ihtiyaçlar lüks hâline getirildikçe nasıl hazırlanacaklar hayata?..
Tüm bunların ileride getireceği ödül; tepedekilerce küçümsenecek bir hayata mahkûm olup düşkünler sınıfında yer almak ya da yasa dışı bir hayat sürmek. 
*
İşte gerçek kriz; benim kısa süreli krizim değil, çözümü istenmediğinden kısır döngü hâline getirilen bu acı gerçektir.
Haksız mıyım?



İdil Tulun